Para tasfiye

Şirketin muaccel olmayan veya hakkında uyuşmazlık bulunan borçları miktarında para notere depo edilmelidir. Diğer tasfiye işlerinin yapılması kapsamında halihazırda süregelen şirket işlemleri tamamlanmalıdır. Şirket ortaklarının ödemediği pay bedelleri tahsil edilmelidir. Kripto Para Borsası Cryptopia, Tasfiye Sürecine Girdiğini Duyurdu Hacklenen kripto para borsası Cryptopia, işlemleri kapatacağını açıkladı. Yazar: Ali Emre KONAKÇI. 15 Mayıs 2019 - 14:30. 0. cryptopia. Tasfiye işlemlerinin düzenli yürütülmesi ve güvenliği için gereken defterleri tutarlar. Tasfiye sırasında elde edilen paralardan şirketin süregelen harcamaları için gerekli olan para dışında kalan paraları, bir bankaya şirket adına yatırırlar. Kriptokoin.com – Son günlerde en iyi kripto stratejistleri ve analistleri, dünyanın önde gelen kripto para birimi Bitcoin’de düşüş gösteriyor.Bitcoin balina etkinliği de BTC’yi 9.000 doların altına gönderen bir satış dalgasından önce yükseldi. Dev balinalar Bitcoin pozisyonlarını tasfiye ediyor! Bitcoin (BTC) dün gördüğü yoğun satışın ardından zayıflık belirtileri gösteriyor. Satıcılar, 11.400 dolar seviyesine yükselmesine izin veren önemli bir desteği bulmadan önce BTC’nin fiyatını 11.100 dolar seviyesine kadar düşürdüler. Bununla birlikte, bu hareketin ardından ... Tasfiye karının vergilendirilmesi hakkında bilmek istediğiniz herşey burada. Tasfiye karının vergilendirilmesi hakkında detaylı bilgi için buraya tıklayın. Derneklerin tasfiyesinde uygulanacak usul ve esaslar, Dernekler Yönetmeliğinin 89. maddesinde, Tasfiye edilen derneğin Kütükten silinmesinde izlenecek yol ve yöntemler ise aynı yönetmeliğin 90. maddesi ile düzenlenmiştir. Tasfiye. Madde 89 – Derneklerin para, mal ve haklarının tasfiyesi aşağıda belirtilen esaslara göre yapılır. Yapı kredisi maaş müşterisiyim. Maaşımda haciz olmasına rağmen bir de Yapı Kredi Bankası kesintilerden sonra hesabıma yatan tutarın 4 de 1 ne önce bloke koyuyor sonra tasfiye kontratı ana para tahsilatı adı altında el koyuyor. Tamam alacaklı her zaman haklıdır bu konuda sıkıntı yok, fakat bizde muz ...Devamını oku

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

2020.06.28 16:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9
https://preview.redd.it/zcsn2eeixn751.jpg?width=738&format=pjpg&auto=webp&s=a2a5bb17450b251273e45f66fe956b9450db2dd6

Marksizm 5.1

Marksistler:
  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır.
iddiasındadırlar.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.
Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada, vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir.
Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.
Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir. Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir. Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.
Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir.
O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır. “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten. Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.
İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.
Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.
Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.
Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz. Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.
Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.
Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.
Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır.
Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.
Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.
Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.
Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.
Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler. Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir. Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır. Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır. Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır.
Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.
İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.
Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir. 5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler.
Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.
Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”
Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler.
Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.
Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.
Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.
Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.
Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.
Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.
Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.
Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.
Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını; işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.
Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.
Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir.
Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.
Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.
Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5524
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.06.16 16:23 zgrdnz Binali Yıldırım'ın karanlık siciline erişim engeli geldi: İşte korkulan yazı!

Yurt Genel Yayın Yönetmeni Ali Avcu, 7 Haziran'daki köşesinde AKP'nin yenik İstanbul adayı Binali Yıldırım'ın kariyerindeki ani yükselişi, İDO Genel Müdürlüğü'ndeki saltanatını ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle dönemin İBB Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından görevden alınmasını yazmıştı. Avcu, sadece Binali Yıldırım değil, Yıldırım'ın akraba ve yakınlarının da yolsuzluklarını yazmıştı.
"İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?" başlığı taşıyan yazı gündeme oturmuş, kısa sürede birçok medya organı tarafından da paylaşılmıştı.
AKP açısından büyük önem taşıyan İstanbul seçimi öncesi büyük ses getiren yazıya karşı harekete geçildi. İstanbul Anadolu 4. Sulh Ceza Hakimliği'nin aldığı 'erişim engeli' kararı, Erişim Sağlayıcıları Birliği tarafından hızla uygulandı ve yazıya erişim engellendi.
📷Yurt avukatları, Yıldırım hakkında belgelere dayanan suçlamaların ve kararların bulunduğu yazıya erişim engeli getirilmesine müdahale edeceklerini bildirdi.
İşte Binali Yıldırım gerçeğini anlatan o yazı...
İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?
Dursun ve Bahar çiftinin yedi çocuğunun ikincisi olarak Aralık 1955 tarihinde Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Kayı köyünde dünyaya geldi.
İlköğretimi köyünde okuyan Binali’yi babası İstanbul Kasımpaşa’da yaşayan dedesinin yanına okuması için yolladı…
1970'te Piri Reis Ortaokulu'nu, 1973 yılında Kasımpaşa Lisesi'ni bitirdi.
Ailesi Yıldırım’ın doktor olmasını istiyordu,
Olmadı…
İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisans yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nde asistan ve araştırma görevlisi olarak çalıştı.
1978 – 1993 yılları arasında Türkiye Gemi Sanayi Genel Müdürlüğü ve Camialtı Tersanesi’nde çeşitli kademelerde çalıştı.
Sonra…
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan Binali’yi İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğü görevine getirdi.
Yıldırım’ın 1994’ten başlayıp 2000 yıllarına kadar süren İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğündeki saltanatı, Erdoğan’ın hapse girmesi ve yerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ali Müfit Gürtuna’nın gelmesiyle bitti.
Gürtuna, İDO Genel müdürü olan Binali Yıldırım’ı o dönemde deniz otobüslerindeki büfeleri akraba şirketlerine verdiği ve Yıldırım hakkında evrakta sahtecilik, işçilerin maaşlarının ödenmemesi gibi basına da yansıyan iddiaları da gerekçe göstererek görevden almıştı.
Daha sonra 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’den İstanbul 1. Bölge Milletvekili olarak parlamentoya girdi. Abdullah Gül’ün kurduğu 58. Hükümet’te Ulaştırma Bakanı olarak görev aldı.
Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasıyla birlikte başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından da bu görevine 17 Aralık 2013’de yaşanan kamuoyunda “17-25 Aralık yolsuzluk olayları”olarak anılan süreçte adının geçmesinden sonra Erdoğan’ın isteği üzerine Bakanlık görevinden istifa etti.
'BEN ÇOK RAHATIM'
Uzmanların Bakan Binali ve yetkilileri defalarca “Hızlandırılmış tren ulaşıma hazır değil, ulaşıma açılması felaket olur” uyarılarına rağmen AKP’nin oy uğruna büyük tanıtım ve reklam kampanyalarıyla hizmete soktuğu hızlandırılmış tren, 22 Temmuz 2004’te uzmanların dediği gibi 231 yolcusuyla Ankara-İstanbul seferini yaparken Sakarya’nın Pamukova ilçesinde raydan çıktı. 41 yurttaşımız tren yolculuğu sırasında hayatını kaybederken 74 yurttaşımız da çeşitli yerlerinden yaralandı.
Yurttaşların hafızalarında “Pamukova Katliamı”olarak kalan hızlandırılmış tren faciasının asıl sorumlusu olan dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ülkede uzun bir süre tartışmalara ve eleştirilere neden olan ve milletin vicdanını sızlatan şu talihsiz açıklamayı yapıyor:
“Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim…”
KILIÇDAROĞLU 'MİLYON ALİ' DEMİŞTİ
Yıldırım uzun süren bakanlığı boyunca sürekli yolsuzluk iddialarıyla ülke gündemindeydi…
“17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları” kapsamında adı devletten ihale almak isteyen kişilerden para toplandığı ve bu paraların bir havuzda biriktirildiği öne sürüldü. Yıldırım’ın ‘havuzu idare eden isim’ olduğu da iddialar arasındaydı.
BİTMEDİ…
Yıldırım’ın adı, bacanağı Cemalettin Haberdar’ın İzmir’de yapılan yolsuzluk operasyonundaki şüpheliler arasında da yer alarak ülke gündemine gelmişti. Haberdar, TCDD İzmir Liman İşletmesi’nde yapılan ihalelere fesat karıştırıldığı, yolsuzluk yapıldığı ve rüşvet aldığı gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.
Binali Yıldırım’ın İDO Genel Müdürlüğü görevine geldikten sonraki ve devamında Bakanlığı döneminde aile fertlerinin ekonomik yükselişi de dikkat çekici. Yıldırım ailesinin kontrol ettiği 17 şirketi, 28 gemisi ve iki süperyatı olduğu iddia ediliyor. Hatta Yıldırım Ailesi’nin 30 gemisi olduğu iddiası TBMM gündemine şöyle yansımıştı:
"Bu kadar serveti nasıl elde etti?"
SON BAŞBAKAN
Yıldırım, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğu süre içerisinde, kendi Başbakanlığının lav edilmesi için 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen halk oylamasında olağan üstü bir çalışma yaparak dünyada eşi benzeri olmayan bir performans gösterdi. Bütün dünya başta olmak üzere millet şaştı. "Bu nasıl bir kafa kendi başbakanlığını tasfiye etmek için milletten oy istedi…" diye.
24 Haziran 2018 genel seçimlerinde AKP İzmir milletvekili seçildi. Seçimlerin ardından hayata geçen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Başbakanlığın yürürlükten kaldırılmasıyla Binali Yıldırım, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Son Başbakanı”olarak tarihe geçti.
12 Temmuz 2018 – 18 Şubat 2019 tarihleri arasında 28. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ilk Meclis Başkanı olarak göreve başlamıştı. Ardından 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmak için 18 Şubat tarihinde TBMM’deki görevinden istifa etti.
31 Mart akşamı Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da hezimete uğrayan AKP İstanbul seçimlerini kaybettiğini bir türlü kabullenemedi. Ve seçim gecesi daha oyların YSK Başkanı Sadi Güven’in de söylediği gibi oy kullanılan sandıkların henüz İstanbul’da yüzde 70’i açılmadan Binali’nin ekran karşısına çıkıp "3 bin oy farkıyla ben kazandım" demesi ise yurttaşlar tarafından alay konusu oldu.
Sonra uzun bir süre ortalıktan kaybolan Binali, YSK’nın İstanbul Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının elinden alınmasından sonra tekrar ortaya çıkarak kendisinin YSK tarfından mağdur edildiğini söylemesi ise AKP’li yurttaşların bile espri konusu oldu.
Aslında Binali Yıldırım hakkında daha o kadar çok yazılacak, anlatılacak konular var ki buradan daha fazla sizleri sıkmak istemiyorum. Bu yazıyı neden yazdığıma gelince 23 Haziran’da sandığa oy vermeye gittiğinizde İDO’ya genel müdür olduktan sonra eş dost aile fertlerinin servetlerindeki yükselişi ve eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın Binali’yi neden görevden aldığını İstanbullular bilsin istedim.
Kaynak : http://www.yurtgazetesi.com.tgundem/ozel-binali-yildirim-in-karanlik-siciline-erisim-engeli-h131511.html
submitted by zgrdnz to Turkey [link] [comments]


2018.06.05 23:16 Cryptoeyee CountingHouse

Countinghouse’un CHT'sinin ilk satış öncesi satışı 3 Nisan’da başladı. O zamandan beri, bu yazıdan itibaren 6 milyondan fazla token satmışlar. Tokenin resmi adı Countinghouse Fund Token'dır. Dijital dünyaya getirilecek maksimum 20 milyon token olacak. Bu 20 milyondan, ilk para teklifi sırasında etkileyici% 73'lük bir oran mevcut olacak.
Token fiyatı 1 ETH = 1,000 CHT'ye eşit olacaktır. ETH fiyatı belli bir fiyattan düşülecek ise henüz bir bilgi bulunmamaktadır. ICO'da yumuşak kapak yok ve sert kapak 20.000 ETH (veya tüm belirteçler). Bu yaklaşık 15,8 milyon dolar.
Satış öncesi 9 Mayıs'a kadar devam ediyor ve alımlarda yüzde 30 bonus olacak. Tamamlandığında, ana ICO satışı 17 Mayıs'ta başlayacak ve 12 Haziran'a kadar devam edecek.
📷

Countinghouse Artıları ve Eksileri

Countinghouse'un profesyonelleri inanılmaz bir sicili, son derece yetenekli bir takım, kapsamlı bir beyaz kâğıt araştırması, iyi planlanmış bir eylem planı ve halihazırda 4,4 milyon dolarlık bir artış gösteren bir ICO'yu içeriyor. Ekibinde onlarca yıllık deneyime sahipler ve çözümleri eskiden özelleşmiş hedge fon kavramlarına halkın erişimini sağlıyor. Ayrıca, çoğu hedge fonundan farklı olarak, ihtiyaç duyulması halinde bu fonlar basit bir şekilde sikke satışı yoluyla tasfiye edilebilir. Ayrıca, Countinghouse ile piyasaya gelen çoğu ICO'nun aksine, yatırımcılar sadece spekülatörler değil, gerçek yatırımcılardır. Fonun kendisine yatırım yaptığı için, paraları bir ICO'nun içine sokulmaktan çok daha güvenlidir, bu durumda kripto para birimi projesi başarısız olursa bir jetonun değeri hiçbir şeye düşemez, ki bu da sadece% 46'nın üzerinde sadece 2017'de.
Countinghouse'un kurucuları arasında, Rialto gibi diğer madeni para teklifleri, büyük şirketler ve finans piyasaları tarafından desteklenen gerçek, kanıtlanmış hedge fonlarından elde edilen rekabet, ve kripto-para birimi performansının geleceği ile ilgili büyük bir belirsizlik havuzuna dalmak bulunmaktadır. 2017 yılında başarılı olurken, neredeyse her şey cryptocurrency bilge oldu. Q1 2018'deki karlılıkları etkileyici olsa da, gelecekteki performansın sağlam bir göstergesi değildir.
📷

Countinghouse'da Son Düşünceler

Countinghouse için inanılmaz şeyler var. Geçmiş performansları da iyi. Ancak, tüm hedge fonlarıyla birlikte belirtildiği gibi, geçmiş sonuçlar hiçbir şekilde gelecekteki karların garantisi değildir. Ancak, kripto-para piyasaları çılgınca dalgalanmalara sahiptir ve bu dalgalanmalar kârlılık için bir çalışma stratejisi beklemektedir. Ayrıca, döviz bazlı arbitraj için birçok katı seçenek var.
Genel olarak, Countinghouse iyi döşenmiş bir projeye benziyor. Geçmişte gördükleri getirileri gerçekten sunma kapasiteleri varsa, bariz talep çok hızlı bir şekilde belirginleşecektir. Yine de bunu yapabileceklerini ancak zaman gösterecek. Countinghouse'un gelecekteki gelişmelerini ve kripto-para piyasasına girişlerini dört gözle bekliyoruz.

BAĞLANTILAR

Website: http://countinghousefund.com/ico
Ann thread: https://bitcointalk.org/index.php?topic=3406903.new#new
Telegram: http://t.me/Countinghouse
submitted by Cryptoeyee to u/Cryptoeyee [link] [comments]


2017.06.09 09:20 tarihsel_maddeci Proletarya Sosyalistleri Kuşatmayı Kırıyor - 3

Ayrım - II Kuşatmayı gerçekleştirenlerin düşünce yöntemi (ya da yöntemsizliği)
Parababaları solunu destekleyen, teorik besinini Dengizm, post-modernizm, nihilizm, anarşizm ve günümüz ultra-emperyalistçileri (eskiden Kautsky savunurdu bu safsatayı) otonom komünistlerinden alanların HKP'yi her türlü gerici ideoloji ile itham etmektedir.
Bir kaç örnekle açıklayalım.
Kurtuluş Savaşı sadece Türkiye'de gerçekleş"miş"
HKP'nin Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı'na yönelik görüşlerini, "sanki sadece Türkiye'de bu tür bir savaş yaşanmış gibi değerlendiriliyor" şeklinde açıklayanlar var. Halbuki böyle bir tavrı partinin hiçbir yazısında, hiçbir tavrında bulamazsınız. Bunu söylemek, diğer sömürgeleşmiş ülkelere hareket olur. Yani HKP, şovenizm ile itham edilmektedir.
Yine dünyada Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı gibi bir olgu yaşanmamış gibi, ortaçağcı zihniyet ve nefret Osmanlı idaresi altındaki her ulusa egemen değilmiş gibi ve bu nefretin kullanım şekli emperyalistlerin çıkarına olaylarla gelişmemiş gibi konuşurlar. Kendileri, parababalarının mavi kitabını (ki bir propaganda kitabıdır), anılarını çok severler. Ancak SSCB tarihçileri de aynı süreci kaleme alınca apışıp kalırlar, "ya bu reel-politik" diye ağlamaya başlarlar. 1915 tehciri ve Çanakkale Savaşı'nın niteliği konusunda bu iki itiraz, sık sık dillendilir. Halbuki bu iki olay da, Osmanlı'yı parçalama ve paylaşma politikalarının birer sonucudur.
İçerik hakkında fikri olmayınca, üslup üzerinden dolanmaca
Partililer, eleştiriye gelmemekle, kızmakla ve sert bir dil kullanmak ile suçlanır. Bunun altında savunulan teorinin zayıflığının yattığını ortaya koyarlar. Öncelikle son cümleden başlamak gerekirse, HKP'deki teorik güç, en kıdemsiz, en genç üyelerimizde bile, farklı kıdemlerin en kıdemli üyelerini un gibi dağıtacak kapasitededir. Proletarya sosyalisti olmak, teoriye hakimiyet ve sürekli okuma yapmak ile layığını bulabilir, başka türlüsü olanaklı değildir. Türkiye topraklarında, bilimsel sosyalizme yönelik en kaliteli eğitimi yapan ve bunu pratiğe yansıtan, HKP'den başkası değildir. Şu kabul edilebilir, üyenin aldığı eğitimde eksikler olabilir, günümüzdeki önderlik vasıflarını, işgücü açısından, taşımak açısından yetersiz kalabilir. Ancak bunların giderilmesinde azami çaba gösterilmektedir.
Bizlerin öfkesinin sebebine gelince, bu öfkenin sebebi de zayıflık değil, hala en basit gerçekleri kavrayamayan, hala teorik besinini çevirmenlikten alanların karalamalarıdır. Haydi bilerek yapmıyorlar diyelim, onun dışında ukalalıkları ve karşı-eleştiriyi kabul etmeyişleridir. Teorik metinlerimizi okumadan gerçekleştirilen değerlendirmelerdir.
Bizi sinir eden "Biji serok Obama(Trump)" diyenlerdir. Bizi sinir eden işgalci Yunanistan hükümetinin başında bulunan Syriza'ya benzeme yarışıdır.
AB emperyalizmi denmez, haşa!
Yine başka bir saçmalık, uluslararası emperyalist kurumların adı ile çağrılmasını (yani AB-D emperyalizmi denmesini) "şovenizm" olarak adlandırırlar. Bu noktada insanın sabırlı kalması gittikçe zorlaşmakta. Örneğin AB emperyalizmi dediğimizde, AB'nin emperyalist olmadığı gibi yaratıcı bir söz söylenebiliyor. Onlara göre AB'nin emperyalist olabilmesi için, tüm egemen ülkelerin bu haklarını AB'ye devretmesi gerekmekte ve birleşmesi gerekmektedir.
Bu emperyalist ulusların ortadan kalkmaması için Avrupa Birliği kuruldu desek ne denir öyleyse? Finans-kapital ekipleri sadece kendi ulusal sınırlarında değil, diğer uluslar ile de rekabete girmemek için bu tekelci birliği kurduğunu ve nihai kararları bu tekelci birliğin patronları tarafından verildiğini söylesek ne cevap verilebilecek?
Söyleyelim, hiçbir şey. Bugün olgu, AB'nin emperyalist bir birlik olmasıdır. Bugün hep beraber AB'ye katılan eskiden doğu bloku olan ülkeleri ve Türkiye'yi hep beraber kurdukları tekel gücüyle sömürmektedir. AB, Frankfurt'ta iktisadi merkezi olan, Brüksel'de ise politik merkezi olan bir emperyalist kurumdur. Bu kurumun temsilcileri, hiyerarşik bir şekilde üye ülkelerin birbirlerini sömürmesi için Bildenberg gibi emperyalist plan toplantılarına katılır, burada kararlar alır. Çıkarlar, her zaman AB'nin ve onun müttefiki ABD'nin parababaları çetelerinin çıkarlarına göre belirlenir.
Ülkesinin çıkarı arada AB ile çatışıyor diye AB emperyalist bir birlik olmaktan çıkmaz. Fransa ve Almanya emperyalizmleri eğer çıkarlarını birbirleri ile rekabet yerine ortak tekeller kurmakla bulmuşlar ise, bunun adı AB emperyalizmidir. Burada Avrupa sağ hareketlerinin (faşist, neo-nazi, neo-con fark etmez) savunduğu gibi AB'nin yerine benim ulusumun finans-kapitali sömürsün, ben bu yüzden AB'ye karşıyım diye bir vurgu yok. Arada çıkıp bir Alman muhafazakarının ya da bir Fransız liberalinin AB parlamentosundaki şovenist tutumu, AB karşıtlığı ya da AB yandaşlığı bu gerçekliği değiştirmez.
Daha şaşırtıcısını belirtelim, bu tavrı uygulayan sadece SYRIZA olmaya özenen partiler değil. Yeni Sahte TKP'lilerden bir üye, SYRIZA'nın da "AB emperyalizmi" dediğinden dolayı kendilerinin kullanmadığını belirtiyor. Halbuki bunun bir takiye olduğunu, SYRIZA'nın AB'deki hiçbir finans-kapitalist ekipten rahatsız olmadığını, herkes görmekte. Kaldı ki, SYRIZA olmaya en çok özenen ÖDP'nin "emeğin Avrupası" sözü üzerine yıllarca tartışmalar gerçekleşmiştir.
"Syriza o bebeği, emeğin Avrupasını besleyen, beşiğini hazırlayan, üşümesin diye üstünü örten, bebeği boğmak için fırsat kollayanların önüne dikilen siyasal hareketlerin suyun öte yakasında boy veren bir halkası… (Aydın Engin - Cumhuriyet Gazetesi)
Syriza'nın gerçekleştirdiği takiye yüzünden kavrama karşı olmak, ancak böyle skolastik düşünce sahiplerine yakışırdı.
Avrupa Birliği adlı gayri-hristiyan karşıtı, şovenist örgütün birliğini "bugün şirketlerin Avrupası ama yarın emeğin Avrupası olacak" diyerek kutsayan, ilerici sayanlar, bugün işlerine gelmeyince AB emperyalizmi diyorsa bize ne? Yeni sol ya da yeni sosyal şovenlerin, faşistler gibi "AB çok bozdu" demesinden bize ne? Bu uluslararası finans-kapitalin parçası olan AB'nin, ABD ve Japonya emperyalizmi ile de el ele vererek (zaman zaman Çin ve Rusya da dahil buna) hep beraber, ayrı gayrı olmadan çatır çatır sömürdüğü gerçeğini değiştirir mi? Yine tekrar edelim, AB emperyalizmin arada ABD emperyalizmi ile müdahale alanlarını tartışması da olguyu değiştirmez.
Diğer yandan, Yunanistan ile dayanışma gösterelim diyen, borçlarını ödeyelim diyen hareket biz miyiz? Hayır, biz de işçi sınıfı ile dayanışma gösterilmeli diyoruz ve bunu pratik olarak PAME'nin de desteklediği, Yunanistan merkezli dünya sendikalar federasyonu ile çalışarak gerçekleştiriyoruz.
Bugün HKP destekçileri, militan sendikacılık, kızıl sendikacılıkları sebebiyle taşımacılık sendikası enternasyonali yönetiminde, neden KP'den, HTKP'den ya da TKH'den değil de HKP'den, bunun sorulması gerekmekte. Dolayısıyla HKP'den SYRIZA çıkmaz.
İşte yukarıda belirttiğimiz akımların "komünizm" diye sattığı pislik... Özellikle de Neo-Maoizm, son kertede AB (eskiden AET) emperyalizmi ile hoş-beş etmeyi meşru görürdü. Şimdi aynı saçmalığı ÇKP'nin komünist enternasyonalde saçtığı gibi diye komünist partiler savunuyor. Bu süreç, bugün SYRIZA'ya karşı gözüken partilerden yeni SYRIZA'lar üretecektir.
İtirazın başka bir dayanağı ise, yine emperyalist bir ekip olan NATO açısından bakılarak "NATO emperyalizmi" denilememesidir. Soralım peki, NATO bir "devlet" yapısı girişimi mi? NATO para mı basıyor? NATO'nun başkenti mi var? NATO uluslararası finans-kapitalin terör örgütü aygıtıdır. AB gibi siyasal yapıyı temsil eden birlikte NATO gibi askeri yapıyı yan yana koyup "NATO emperyalizmi yok, AB emperyalizmi de yok o zaman" demek, skolastik kaptan yemek yiyiştir.
Türkiye'ye yarı-sömürge denmez(miş)!
Başka bir itiraz ise "yarı-sömürge" olarak değerlendirdiğimiz ülkemizin durumu ile ilgili. Kendilerine göre, ülkemiz ulusal egemenliğine kavuştuğundan dolayı sömürge olamaz. Bu mantık, özellikle DSİP adlı işbirlikçi grubun düz mantığı ile benzerlik göstermekte. "Eğer ulusal meclisi varsa, bağımsızdır, yoksa değildir."
Gerçek olan nedir?
Türkiye'nin sadece iktidarı değil, finans-kapitali ve tefeci-bezirgan destekli finans-kapitali, sapına kadar AB-D emperyalizminden emir almaktadır. Tüm aygıtları ile ona bağlanmıştır. Onunla rekabet etmemektedir. Onun çıkarlarının, tekellerinin karşısına çıkmamaktadır. Ülkenin ayrı meclisi, yasaması, anayasası olması demek, "tam bağımsız" olduğu anlamını çıkarmaz. Çünkü o ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, AB-D emperyalizmi ile ortak toplantılarda emir alıyorsa, ekonomik çıkarları IMF denen mafya örgütü doğrultusunda güdüyorsa, bu bir ülkenin bağımsız olmadığı, sözde bağımsız olduğu anlamına gelir. Bu kişiye ister Ecevit, ister Demirel, ister Davutoğlu, ister Milyon Ali diyelim, fark etmez.
Tüm bu sebeplerden dolayı Türkiye yarı-sömürge bir ülkedir. Yunanistan gibi "dünya bankası alacaklıları fonu" kurulmasına az kalmış bir ülkedir. Koç'u, Sabancısı, Eczacıbaşısı, Çalık', Torun'u, Kolan'ı, Albayrak'ı emperyalizmin dediğinin dışında "tık" bile diyemez. Ara sıra derse de, 15 Temmuz hesaplaşmasındaki gibi, terbiye edilirler.
"Tam Bağımsız Türkiye" mi? Tövbe de!
Bilgisinden asla şüphe edilmez arkadaşlarımıza göre, "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı da günahkarlık sebebi olmaktadır. Çünkü kendi düşüncelerine göre, AKP "bağımsız" bir parti ve Türkiye ise "bağımsız" bir ülke olarak, finans-kapitallerin emrinde "tam bağımsız" sömürü yapabilir.
Lafı istediği gibi anlamak dediğimiz şey bu olmalı sanırım. Peki proletarya sosyalistleri nasıl değerlendirir konuyu? "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı, içimizdeki düşman Türkiye finans-kapitalinin de sonudur. Lenin'in dediği gibi "her ulus, iki ulustur". İkinci uluslar(finans-kapital), bugün işbirlikçiliklerinde sınır tanımamaktadır, tüm ülkeleri yarı-sömürge haline getirmektedir, birinci ulusu (işçi, köylü, üretmen, esnaf, memur vs...) sömürmektedir.
Bu farkı kavrayamamak, teoride de hatalara sebep olmakta. Bugün çok sayıda grup, minima programı terk ederek, maksima programı benimsemekte. Halbuki, Türkiye'de tefeci-bezirgan bir antika zümreye, köylülük gibi bir tabakaya ve Kürt ulusu gibi bir sömürgeye sahip oldukça, maksima program(sosyalist devrim) uygulanamaz. Türkiye'de finans-kapitalin dışındaki küçük ölçekli sermayedarlar, üretmenler devrimci süreçte tarafsızlaştırılabilir, müttefik edinebilir. Burada kıstas, karşı-devrime olan karşıtlığıdır o sınıf üyesinin. Marksizm-Leninizm biliminin kanunlarına göre işleyecekse, Türkiye'de süreç minima program(demokratik devrim) sürecidir. Bu da işçileşip köylüleşmiş, birleşik, hatasından arınmış, derlenmiş bir proleterya partisinin öncülüğünde yapılır ki, Türkiye'de dahil böyle bir parti yoktur. Türkiye'deki köylüleri topraklandırmadan, tefeci-bezirgan zümreyi tasfiye etmeden, Türkiye fabrikalarını ağır sanayi ve en üst düzey teknolojiye uydurmadan, sosyalist devrimin gerçekleşmesi olanaklı değildir.
Lenin'in İki Taktik adlı kitabında aşamalı devrimin ve programlarının üstüne tartışmalara nokta koyan görüşler belirtilmekte, tabii ki anlayabilene.
Bu bağlamda Türkiye'deki iktidarı değerlendirirsek, AKP bir emperyalist proje partisidir. Bu partinin nasıl yaratıldığı, finans-kapital tarafından nasıl desteklendiği, nasıl Türkiye'yi harcadığı ortadadır. Bundan kimin çıkarı olduğu ortadadır. Nasıl ki Mursi (ya da bugün Katar) projesi bittiyse, AKP projesi de bitmiştir ve yerine gelecekleri hazır olmadığı için "durum idare edilmektedir". Emperyalizm sadece "ayakta tutarak" dizginlemez yarı-sömürgelerini, onları "yıkıp yeniden kurarak" da dizginler.
"Emperyalist toplantılarda karar almıyorlar, eğleniyorlar!"
Diyeceksiniz şaka mı bu? Maalesef bunu da diyene de rastlamış durumdayız. Bildenberg, G-20, Davos gibi emperyalistlerin ahırı olan toplantılarda aslında kararlar alınmadığına, burada finans-kapitalin eğlenerek, kendini tatmin ettiğine inananlarımız var. Peki, düşmanımız aslında melekmiş, suçlu olan bizleriz.
O toplantılara emperyalizm ile içli dışlılığı ortada olan katılımcılarının olması hiç önemli değil aslında. Finans-Kapitalin tüm eli kanlı katilleri, işçi düşmanları, karar alıcıları toplanıyor, Dünya'da nereyi paylaşacağını değil de, geyik muhabbeti yapıyor"muş". Özellikle de Bildenberg gibi toplantılarda, toplantıda ne konuştuklarını da halka açıklamıyorlar, düşünün ihanetin boyutunu.
Buna yönelik itirazı ise şundan kaynaklanmakta, biz uluslararası finans-kapitali düşman bellerken, yerli finans-kapitali ve işbirlikçileri gizliyormuşuz. Tam zıttı, onun rolü devrimciler açısından gün ışığı gibi ortadadır. Yerli finans-kapital, her zaman uluslararası finans-kapitalin dediğini yapar. Çünkü adı üstünde, finans-kapital bu, huyu böyle. 19. yüzyılın vatansever burjuvazisi değil, sivil örümcekçilik ağları ile birbirine bağlanmış, çıkarlarını korumak için onurunu bile satacak bir zümredir bu. Hepsinin eyeri, uluslararası finans-kapital tarafından bağlanmıştır. 20. yüzyılda ülke topraklarında egemenliğini yitiren komprador burjuvazi olsun, onu tasfiye eden ve tekelcileşen Anadolu Burjuvazisi olsun, finans-kapital olduğu anda, her zaman işbirlikçidir.
Son olarak, HKP'nin gerisinde 160 yıllık kapı gibi bilimsel sosyalizm geleneği, ayrıca 8000 yıllık olduğu söylenen medeniyetin gidiş kanunlarını keşfetmek gibi bir avantaj var. HKP'nin söylediklerini çarpıtmak yerine, önce okunmalı. Bu tür saçmalamalara rağmen, anlatmaya devam edeceğiz sakince. Çünkü "insandır, kırılır".
Devam Edecek...
submitted by tarihsel_maddeci to komunizmturkiye [link] [comments]


2014.12.11 17:39 justgotserious Yarın büyük gün! Cemaat'e ve muhalefete DEV operasyon!

Az önce twitter'da @fuatavnifuat deşifre etti.
  1. 17-25 aralık, aksaray, aktorpil, ekonomik dengelerin bozulması, akp'nin içten içe kaynaması, aym korkusu, tiran'ı harekete geçirdi.
  2. cemaat'in terör örgütü ve paralel devlet olduğu iddiasını ortaya atarak bugünlere zemin hazırlayan tiran büyük operasyonun startını verdi
  3. yarın yani 12 aralık cuma günü istanbul, ankara ve malatya merkezli operasyonlar yapılacak.
  4. istanbul'da zir vadisi ve poyrazköy'deki kazılarda çıkan bomba ve mühimmatla ilgili çalışma yürüten ekibin gözaltına alınması planlanıyor
  5. bunları haber yapan kerim balcı, nuh gönültaş, adem yavuz aslan, erhan başyurt, bülent keneş mehmet baransu ve emre uslu listede.
  6. ayrıca zaman, bugün ve taraf gazetelerinin genel yayın yönetmenleri de göz altına alınacaklar listesinde.
  7. cemaat geneline yargı ayağı, medya ayağı, emniyet ayağı gibi geniş çaplı operasyon yapılacak.
  8. operasyon kapsamında gözaltına alınacak gazeteci sayısı 150'ye yakın.
  9. pkk'nın zamanı geldiğinde kullanmak üzere istanbul'un çeşitli noktalarına gömdüğü bomba ve silahları emniyetçiler koydu denilecek.
  10. bazı polis memurları gizli tanık yapılarak 'bu bombaları amirlerimiz koydu' ifadesi çoktan kayda geçirildi.
  11. el-kaide kapsamında tahşiyeciler grubuna operasyon yapan polis ekibi de gözaltı listesinde yer alıyor.
  12. ankara'daki operasyon başbakanlık çalışma ofisine böcek koydukları iddia edilenlere yapılacak. bu kapsamda 147 kişi gözaltına alınacak
  13. malatya'daki operasyon, hürkuş ve zirve yayınevi'nde yaşanan cinayet dosyasında görev alan 47 polisi kapsıyor.
  14. genel olarak operasyonun merkezi istanbul tem şube. ekrem dumanlı dahil zaman gazetesi'nin neredeyse yarısı gözaltı listesinde.
  15. cemaat'le birlikte muhalif basın ve merkez medya da operasyon kapsamına dahil edildi.
  16. ülke çapında 400 kişinin gözaltına alınmasını hedefleyen operasyonla hükümet darbesi başlatıyor.
  17. tiran 'operasyon beklediğimizden güçlü bir etki oluşturursa gerekirse seçimleri bile askıya alırız' dedi.
  18. chp-mhp ve merkez medya'nın karşı koyma ihtimaline binaen ilk adım 'ergenekon'un intikamını alıyoruz' planıyla devreye sokuluyor.
  19. hükümet darbesi ve nefret operasyonu kapsamında tiran'ın aylardır beklettiği 28 şubat dosyası ikinci safhada raftan indirilecek.
  20. 28 şubat gerekçesi ile merkez medya'ya, türkiye'nin tanınmış iş adamlarına, medya patronlarına ve yazarlara operasyon yapılacak.
  21. cemaate operasyon yapılırken ergenekon'un intikamı diye susturulan merkez medya sonraki safhada 28 şubat bahanesiyle tasfiye edilecek. 22.muhafazakar kesim de 28 şubat kapsamında gözaltına alınacak iş adamı, yazar ve gazetecilerin operasyona dahil edilmesiyle memnun edilecek 22.üçüncü aşamada parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişe muhalefet eden herkes alevisinden ülkücüsüne operasyon kapsamına alınacak
  22. bu süreçte yargı hedef alınarak hukuku askıya alma operasyonları devam edecek. operasyonda görev alacak hakim ve savcılar belirlendi.
  23. kçg'nin toplantısında hürriyet ve sözcü'ye atanacak isimler bile netleştirildi.
  24. o kadar çaresizler ki siyaseten intiharları olacak bu adımı atmak zorundalar. aylardır yürüttükleri üç safhalı planlarını deşifre ettim.
  25. 'bugüne kadar yaptıklarımıza kimse ses etmedi gerekirse batı'yla bir süre ilişkilerimizi dondururuz ne de olsa halk arkamızda' diyorlar.
  26. en çok korktukları halk desteğinin kaybolması. 'eğer oslo mutabakatları ortaya çıkarsa destek biter' diye emniyet tasfiye ediliyor.
  27. haftalarca sürecek operasyonlarla oslo'da mutabık oldukları ve 12 maddesini hayata geçirdikleri süreci böylece kamuoyundan gizleyecekler
  28. öve öve bitiremedikleri akil insanlar ve sekreterya bile oslo'nun temel müzakere maddesiydi. sonuç itibariyle tiran kendini bitirdi.
Hadi bakalım. Yiyin birbirinizi ete para vermeyin, si.in birbirinizi g.te para vermeyin!
Edit: Fuatavni tekrar tweet atmış, deşifre olunca ertelenebilirmiş operasyon. Tayyip küplere binmiş.
submitted by justgotserious to Turkey [link] [comments]


MERSIS AKTIVASYONU - ŞİRKETLERİN 6 AYDA TASFIYE İbrahim ÖNGÜ TAYYİP FETULLAHÇI KADROLARI TASFİYE EDİYOR YATIRIMSIZ ve SINIRSIZ DOLAR KAZAN Tasfiye Kanunu, Şirketlerin Tasfiyesine mi Neden Olacak? ‘ERDOĞAN AKP’Yİ TASFİYE EDİP, YENİ PARTİ KURACAK’ ! PKK tasfiye mi edilecek? ABD PKK'lı 3 terörist için neden para ödülü koydu? Amazon'da Tasfiye Ürünlerini Satarak Para Kazanmak

Bitcoin'de (BTC) Yaşanan Tasfiye Fiyatı Nasıl Etkileyecek ...

  1. MERSIS AKTIVASYONU - ŞİRKETLERİN 6 AYDA TASFIYE İbrahim ÖNGÜ
  2. TAYYİP FETULLAHÇI KADROLARI TASFİYE EDİYOR
  3. YATIRIMSIZ ve SINIRSIZ DOLAR KAZAN
  4. Tasfiye Kanunu, Şirketlerin Tasfiyesine mi Neden Olacak?
  5. ‘ERDOĞAN AKP’Yİ TASFİYE EDİP, YENİ PARTİ KURACAK’ !
  6. PKK tasfiye mi edilecek? ABD PKK'lı 3 terörist için neden para ödülü koydu?
  7. Amazon'da Tasfiye Ürünlerini Satarak Para Kazanmak

FETULLAHÇILAR İSRAİL KARŞITI OLAN HAKAN FİDANA SAVAŞ AÇTILAR-TAYYİP DE FETULLAHÇI KADROLARA SAVAŞ AÇTI-HALİÇTEKİ FETULLAHÇI SİMONLAR ZOR DURUMDALAR. Amazon'da tasfiye ürünlerini (likidasyon) toplu olarak alıp, Amazon'da perakende olarak satışı yapmak ve Amazon ile yüksek kazanç sağlamak anlatacağımız yöntemler ile mümkün. 4 EKİM 2019 / Turan Görüryılmaz ile Güne Bakış... -Gazeteci Veysi Dündar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu karışıklıktan çıkmak için AKP’yi tasfiye edip, milliyetçilerin ... Hayalimdeki Vergi - İbrahim Öngü Mersis Aktivasyonu Nasıl Yapılacak? Şirketlerin Tasfiyesi 6 Ayda Nasıl Sonuçlandırılabilir. Beyaz Tv ekranlarında yayınlanan Ne Var Ne Yok programına konuk olan Mete Yarar, ' PKK tasfiye edilecek. FIVERR ILE AYDA $1000 PARA KAZAN - INTERNETTEN PARA KAZANMA YOLLARI 2020 ... Amazon'da Tasfiye Ürünlerini Satarak Para Kazanmak - Duration: 10:42. Tuger Akkaya 1,956 views. 10:42. ... Bilindiği üzere Yapı taahhüt firmalarına Sözleşmelerde tasfiye hakkı getiren Kanun, 18 Ocak 2019 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak Yürürlüğe girdi. Bu Ka...